Her insanın karşılaşacağı ölüm gerçeğinin son saniyeleri geldiğinde, o sırada yanında bulunanlardan Dr. Neşet Ömer bey “Dilinizi göreyim efendim. Lütfen dilinizi dışarıya doğru çıkartın” diye telaşlanırken, Atatürk, Dr. Neşet Ömer beye bakarak “VE ALEYKÜMÜSSELAM” diyerek gözlerini kapatmıştır. (Kılıç Ali’nin Anıları Sh 659. Hulusi TURGUT)
Peki, o sırada Atatürk’ün yanında bulunanlar telaş ve çaresizlik içerisinde kıvranırlarken ve hiç gereği yokken Atatürk’ün “VE ALEYKÜMÜSSELAM” demesinin anlamı ne olabilir diye bir soru akla gelebilir. Böyle bir sorunun yanıtını Kur’an ayetlerinden öğrenelim. İşte Kur’an’ın söyledikleri:
“Rabbimiz Allah’tır” dedikten sonra dosdoğru yolu izleyenlerin ölümleri anında melekler yanlarına gelirler: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin. Dünya yaşamında da, ahiret yaşamında da biz sizin dostunuzuz. Cennet’te canınızın çektiği ve istediğiniz her şey, esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın bir ikramı olarak size sunulur’ diye kulaklarına fısıldarlar.” (Fussilet Suresi 30,31,32)
“ İyiliklerini içeren kitabı sağ tarafından verileceklere, melekler: ‘SELAMÜN ALEYKE’ derler.” (Vakıa Suresi 90,91)
İşte Atatürk’ün son sözünün ne anlama geldiğini anlamak isteyen ve istemeyenler için gerçek bir kanıt. Aslında Atatürk, hiçbir zaman açtığı çağın getireceği, sayısız siyasal, ekonomik, toplumsal ve dinsel sorunları kesin bir şekilde çözmüş olmak iddiasında bulunmamıştır.
O, bizlere, çağdaş dünya koşullarında, gelecekte neler yapmamız gerektiğinin “yöntemini” bir “miras” olarak bırakıp gitmiştir. Bu mirasın 80 yıl öncesine değin bugünlere gelişi, konumuzu “Atatürk’ün dini nasıl anladığı” konusu etrafında yoğunlaştırarak izleyişimizin bize öğrettikleri, bu koşulları altında olmasa da, inanıyorum ki, gelecekte özel bir anlamı olacaktır.”
skip to main |
skip to sidebar
Ege vapurunda, Trabzon'a giderken..
İyi gemiciler, durgun denizlerde yetişmez...
ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ İDDİALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ İDDİALAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Ocak 2008 Perşembe
4 Temmuz 2007 Çarşamba
ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜNDEKİ SIR PERDESİ
Atatürk acaba Masonlarca mı öldürüldü?
Atatürk bilindiği gibi İttihat ve Terakki partisinde bulunuyordu. Bu dönemler içerisinde dönmeler ve masonlarla sık sık karşılaşmıştır. Atatürk'e Anadolu'da ki bazı kimseler ciddi bir tavırla ''mason'' ünavını koyuyorlardı. Atatürk masonlukla ilgili hiç konuşmazdı. Atatürk 1935'lerde telgraf üstüne telgraflar alıyordu. Masonlar Atatürk'e hoşgörülerini sunuyorlardı. Atatürk daha sonra bu masonların taksimat ve ahvaline ilişkin bilgileri halk partisine vererek kapanmasına dalalet etmesini istiyordu. Atatürk 2 şeyi sevmezdi bu konuda... Biri masonlar, diğeri dönmelerdi... Çünkü masonluk Yahudi tarikatından başka şey değildi. Memleketimizde de olmamalı , ne gerek var? sözleri ülkede yankı buluyordu! Ve Atatürk'te sevmiyor ve saymıyordu! Daha sonraki günlerde meclise gelen Recep Peker ''Arkadaşlar masonluk kalmamıştır, localar kapatılmıştır'' diyerek sözü noktalıyor ve salon alkışa boğuluyordu. Artık Atatürk'ün, milletin ve Atatürk'ün yakın arkadaşlarının istekleri de yerine başarıyla gelmiş oluyordu. Anadolu ajansı 10 Ekim 1935'te gazetelerin merkezlerine '' Masonların mallarının, mülklerini her şeylerinin sosyal kurumlara gönderildiğini de beyan etti'' Ama gelin görün ki İnönü'nün emriyle 1948 yılında masonlar tekrar devreye giriyorlar...
Bu olay yurtdışında da yankı buldu. İstiklal Savaşı gazetesinde yayınlandı. Ardından yunan gazetelerine de sıçradı. Bu olayı öğrenen yurtdışında ki masonlar Atatürkü ortadan kaldırmak amacıyla girişimlere başladılar. 33 dereceli farmason Bulgar yahudi kıdemli komünist mübeşşiri varnalı Avram Benaroyas yazısında '' Mefkuremizi (Masonluğuma anlamında) imha edici darbe vuranların akıbeti , feci şartlar altında ölümdür... ... Nihayet bir gün Kremlin kati kararını verdi. Onun ölümü esrarengiz olacak ve kendine göre esrar arz edecekti. '' İşte Atatürk'e saldırı başlamış oldu.
Doktorlar Atatürk'ün ani ölümünü asla kabul etmezler çünkü ülkede büyük bir tehlike yaratır ve suikast sonucu gittiği anlaşılır diyerekten İsmini açıklamak istemediği doktor Atatürk'e ilk vurucu darbeyi sinir organlarına yaptı. Ve maalesef başarılı olundu. Atatürk'ün sinir organları felce uğradı. Ve Atatürk'te zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar, karşısındakini tanımama gibi sorunlar baş gösterdi.
Evet, Atatürk Masonları sevmezdi. Ve zararlı oldukları için kapattırdı. Ardından masonlar Atatürk'ü yok etmek için girişimlere başladılar. Bu masonlar içinde Türk 2. Mason lideri Mustafa Hakkı Nalçaçı da vardı.
Şimdi elimizdekilere bir bakalım... Masonlar öldürdü meselesi : Masonların öldürdüğü kesin değildir. Çünkü masonlar öldürseydi, Atatürk hiçbir hastalıktan ölmemiş olacaktı. Bilindiği gibi Atatürke 4-5 adet hastalık teşhisi koyuldu. Ve bu belirtiler Atatürk'te oluştu. Yani Eğer masonlar öldürseydi. Atatürk bu hastalıkları sağ geçirmiş olacaktı. Oysaki Atatürk onlarca hastalık atlattı. Ama yenildi...Atatürk masonlarca öldürüldü iddaası net olmamakla birlikte, doktorlarcada açık ve delilli bir şekilde söylenmektedir.
--------------------------------------------------------------------------------
ALINTI KİTAP : Agoni Âtatürk'ün Ölümündeki Sır Perdesi, Ogün Deli
Atatürk bilindiği gibi İttihat ve Terakki partisinde bulunuyordu. Bu dönemler içerisinde dönmeler ve masonlarla sık sık karşılaşmıştır. Atatürk'e Anadolu'da ki bazı kimseler ciddi bir tavırla ''mason'' ünavını koyuyorlardı. Atatürk masonlukla ilgili hiç konuşmazdı. Atatürk 1935'lerde telgraf üstüne telgraflar alıyordu. Masonlar Atatürk'e hoşgörülerini sunuyorlardı. Atatürk daha sonra bu masonların taksimat ve ahvaline ilişkin bilgileri halk partisine vererek kapanmasına dalalet etmesini istiyordu. Atatürk 2 şeyi sevmezdi bu konuda... Biri masonlar, diğeri dönmelerdi... Çünkü masonluk Yahudi tarikatından başka şey değildi. Memleketimizde de olmamalı , ne gerek var? sözleri ülkede yankı buluyordu! Ve Atatürk'te sevmiyor ve saymıyordu! Daha sonraki günlerde meclise gelen Recep Peker ''Arkadaşlar masonluk kalmamıştır, localar kapatılmıştır'' diyerek sözü noktalıyor ve salon alkışa boğuluyordu. Artık Atatürk'ün, milletin ve Atatürk'ün yakın arkadaşlarının istekleri de yerine başarıyla gelmiş oluyordu. Anadolu ajansı 10 Ekim 1935'te gazetelerin merkezlerine '' Masonların mallarının, mülklerini her şeylerinin sosyal kurumlara gönderildiğini de beyan etti'' Ama gelin görün ki İnönü'nün emriyle 1948 yılında masonlar tekrar devreye giriyorlar...
Bu olay yurtdışında da yankı buldu. İstiklal Savaşı gazetesinde yayınlandı. Ardından yunan gazetelerine de sıçradı. Bu olayı öğrenen yurtdışında ki masonlar Atatürkü ortadan kaldırmak amacıyla girişimlere başladılar. 33 dereceli farmason Bulgar yahudi kıdemli komünist mübeşşiri varnalı Avram Benaroyas yazısında '' Mefkuremizi (Masonluğuma anlamında) imha edici darbe vuranların akıbeti , feci şartlar altında ölümdür... ... Nihayet bir gün Kremlin kati kararını verdi. Onun ölümü esrarengiz olacak ve kendine göre esrar arz edecekti. '' İşte Atatürk'e saldırı başlamış oldu.
Doktorlar Atatürk'ün ani ölümünü asla kabul etmezler çünkü ülkede büyük bir tehlike yaratır ve suikast sonucu gittiği anlaşılır diyerekten İsmini açıklamak istemediği doktor Atatürk'e ilk vurucu darbeyi sinir organlarına yaptı. Ve maalesef başarılı olundu. Atatürk'ün sinir organları felce uğradı. Ve Atatürk'te zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar, karşısındakini tanımama gibi sorunlar baş gösterdi.
Evet, Atatürk Masonları sevmezdi. Ve zararlı oldukları için kapattırdı. Ardından masonlar Atatürk'ü yok etmek için girişimlere başladılar. Bu masonlar içinde Türk 2. Mason lideri Mustafa Hakkı Nalçaçı da vardı.
Şimdi elimizdekilere bir bakalım... Masonlar öldürdü meselesi : Masonların öldürdüğü kesin değildir. Çünkü masonlar öldürseydi, Atatürk hiçbir hastalıktan ölmemiş olacaktı. Bilindiği gibi Atatürke 4-5 adet hastalık teşhisi koyuldu. Ve bu belirtiler Atatürk'te oluştu. Yani Eğer masonlar öldürseydi. Atatürk bu hastalıkları sağ geçirmiş olacaktı. Oysaki Atatürk onlarca hastalık atlattı. Ama yenildi...Atatürk masonlarca öldürüldü iddaası net olmamakla birlikte, doktorlarcada açık ve delilli bir şekilde söylenmektedir.
--------------------------------------------------------------------------------
ALINTI KİTAP : Agoni Âtatürk'ün Ölümündeki Sır Perdesi, Ogün Deli
ATATÜRK'ÜN ASIL ÖLÜM NEDENİ
Elimizdeki her şeyi bir kenara koyuyoruz ve işte asıl nedenini topladığım farklı metinlerle size ispat ediyorum...
Atatürk'ün ölüm nedeni Alkole bağlı Siroz değildir. Siroz'dan ölseydi Karaciğeri şişmiş olmazdı. Farklı çeşit bir sirozdan ölseydi de böyle farklı teşhisler koyulmazdı. Atatürk böbreklerindeki iltihap ve sıtma hastasıdır fakat ölüm nedeni kendisine verilen civalı diüretikdir.Bu da onun öldürürdügünü bilimsel omxlarakta ortaya koyar
Atatürk Sıtma hastalığına daha öncedende yakalanmıştı. Bu hastalık ilerlediği zaman siroz ve daha birçok pis hastalığa neden oluyor. Erken teşhis edilseydi bu sıtma denen hastalık düzeltilebilirdi. Ama geç teşhis edilmesinden ötürü hastalık ilerliyor ve akabinde sirozu , karaciğer rahatsızlıklarını ve masonlar sorununu açıyor. Böylece Atatürk'ün ölümü esrarengiz bir olaya dönüyordu.
Ogün Deli'nin yazmış olduğu Siyasi Suikast (http://www.ogundeli.com/yazilar/siyasi-suikast.htm) adlı eserde şöyle yazmaktadır.
Atatürk’ün hastalığının geç teşhis edilmesi o günkü ve bugünkü tıp bilimiyle ilgilenen ve eli kalem tutanların hep dile getirdikleri ana temadır.Aslında bu konuyu teyit eder en önemli bilgilerin başında bizzat Atatürk’ün şu sözleri de mevcuttur.Atatürk’ün Afet İnan’a 14 Haziran 1938 tarihli yazdığı mektubunda;
“Afet, Vaziyetim şudur;bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir….” Demekteydi. Fakat yıllar sonra ortaya çıkacak olan bilgi ve belgelerin Atatürk’ün bir hastalık sebebiyle değil bir suikast sonucuyla öldüğünün işaretlerini ortaya koymaktadır.Salyrgan ilaç Atatürk’ün karnında oluşan asitin alınması yani tedavi edilmesi maksadıyla verildiği söylenmektedir. Bu ilaç bir Diüretiktir.Diüretikler, idrar itrahını çoğaltan ilaçlara verilen bir isimdir.Direk olarak böbreklere olan tesirleri bilinmektedir ki burada Atatürk’ün yukarda da anlattığımız gibi Böbrek hastalığı mevcuttur.Vücutta anormal toplanan mayi (asit-ödem) çıkarmak için yahut kanda toplanmış olan toksin cisimlerin itrahını kolaylaştırmak için kullanılırlar.Bunların kullanım çeşitleri ise; A-Su B-Osmatik tesirli olanlar C-Xanthine türevleri;Kafein v.b….
D-Civalı Diüretikler,Civanın organik bileşikleri, Salyrgan, Novurit,Neptal E-Indırek Diüretikler,Kardiyotonikler,Dijital cisimler F-Dokuların su tutma kabiliyetini azaltan Troid Tozu Civalı Diüretiklerin kısa tarihine baktığımız da 16. yüzyılda Paracelsus Kalomeli Diüretik olarak kullanılmıştır.Bu 1950’li yıllarda diüretik olarak kullanılan ilaçlar civanın organik bileşikleridir. Bunlar mevcut diüretiklerin en kuvvetlisidir Civanın büyük bir organik molekülle birleşmesinden meydana gelmiştir. Cıvalı Diüretikler dokulardan çabuk imtisas olunurlar.Teofilin ilavesi imtisası şiddetlendirir.İtrah tübülilerden pek çabuk başlar. % 70-80 ‘i ilk günde itrah olunur,gerisi organizmada tutulur.Bu kısmın itrahı yavaş olur.
Vücutta bu bileşiklerden cıva iyonu yavaş yavaş serbest hale geçerek diüretik tesir gösterir. Bilindiği gibi cıva’nın diüretik tesiri toksin tesirinin en erken belirtisidir. Fakat 1928 yılında GOVAERTS direk böbreklere tesir ettiğini gösterdi.Şu halde Bu ilacın tesiri direk böbrekler üzerinedir. Cıva’lı Diüretikler verildikten sonra,ödemli dokulara konulan kanülden mayiin akımı hızlanır ve çoğalır ki bu da dokulara direk tesir lehinedir…cıvalı diüretiklerin renal tesirleri yanında ekstrarenal tesirleri vardır…cıvalıların teofilinle birleşmeleri ilacı daha az toksin kılar ve itrahı hızlandırır. Cıva’lı diüretiğin tesiri adaleye şırıngasından iki saat sonra başlar.6-9 ncu saatte maksimuma erişir ve 12-24 saatte biter.Tek bir şırıngadan sonra,ödemli hasta da 3-5 ve bazen 10 lt. idrar çıkabilir.Lakin her diüretik gibi bazen tesirsizde kalabilir.Tesir sonra ki şırıngalarda hafifler,lakin tahammül husule gelmez.Cıva’lı diüretik tesiri ile tuz itrahı çoğalır;günde çıkan tuz miktarı 30-80 gr. olabilir. İşte ince nokta , Atatürkün ölümü...
Cıva’lı diüretik kullanırken bazen cıva ile Akut zehirlenme arazına benzeyen belirtiler olur. Albüminuri, silendrüri,hematüri,salivasyon,stomatit,hemorajik ,kolit ve dolaşım kollapsı gibi bazı şahısların cıva’ya karşı mutad dışı hassas olmaları veya cıva itrahının çabuk olmaması ve böbreklerin çalışmalarında evvelden mevcut olan bozukluk buna sebeptir….Bazı Şahıslarda nadir tesadüf olunan cıvalılara karşı idyosen krızi,ateş ve deride erüpsiyon ile kendini gösterir.
Civalıların damara şırıngalarında ventrikül fibrilasyonları ile ölüm vak’ası kaydedildi. Bilhassa bu yoldan verildiği zaman,kalp üzerine olan fena tesiri elektrokardiyogram da ritim ve iletim bozuklukları ile kendini gösterir. Diğer bir takım toksik belirtileri,Civalı diüretiklerin husule getirdikleri şiddetli diürez ve tuz kaybı neticesi olarak meydana gelen elektrolit muvazenesi bozulmasından ileri gelir. Bu hallerde sodyum kaybına (depletion of Sodium) ait belirtiler; ZAFİYET, BULANTI, KUSMA,ADELE KRAPLARI, KARIN KOLİKLERİ,APATİ UYUKLAMA,DELİR, NİHAYET KOMA DA ÖLÜM görülür. Dıjıtalin tedavisinde bulunan yaygın ödemli bir hasta da dijıtal mobilizasyonu ile birden ölüm,nadir de olsa görülebilir. İşte bu kadar tehlikeli olan ilacı 3 Ağustos 1938 tarihinde yapılan konsültasyondan sonra hazırlanan raporun “Tedavi kısmında şöyle geçmektedir: “ a-Asiti Salyrgan şırıngalarıyla giderilmeye çalışılmalıdır. b-2-3 defa dan sonra Ponksiyon yapılacaktır.Salyrgan’dan evvel chloryre d’ammonium’la hazırlanmalıdır.” Yine Fransız doktor Fissinger’ın karşı olmasına rağmen. “ c- Oubaine şırıngaları (Kalbi güçlendirecek iğneler) yapılacaktır.” Bu vücuttaki asidin atılmasına dair verdiğimiz cıvalı diüretiklerin yanında birde karından ponksiyon yapılması yani su alınması da gündeme gelmektedir.
--------------------------------------------------------------------------------
ALINTI KİTAP : Agoni Âtatürk'ün Ölümündeki Sır Perdesi, Ogün Deli
Atatürk'ün ölüm nedeni Alkole bağlı Siroz değildir. Siroz'dan ölseydi Karaciğeri şişmiş olmazdı. Farklı çeşit bir sirozdan ölseydi de böyle farklı teşhisler koyulmazdı. Atatürk böbreklerindeki iltihap ve sıtma hastasıdır fakat ölüm nedeni kendisine verilen civalı diüretikdir.Bu da onun öldürürdügünü bilimsel omxlarakta ortaya koyar
Atatürk Sıtma hastalığına daha öncedende yakalanmıştı. Bu hastalık ilerlediği zaman siroz ve daha birçok pis hastalığa neden oluyor. Erken teşhis edilseydi bu sıtma denen hastalık düzeltilebilirdi. Ama geç teşhis edilmesinden ötürü hastalık ilerliyor ve akabinde sirozu , karaciğer rahatsızlıklarını ve masonlar sorununu açıyor. Böylece Atatürk'ün ölümü esrarengiz bir olaya dönüyordu.
Ogün Deli'nin yazmış olduğu Siyasi Suikast (http://www.ogundeli.com/yazilar/siyasi-suikast.htm) adlı eserde şöyle yazmaktadır.
Atatürk’ün hastalığının geç teşhis edilmesi o günkü ve bugünkü tıp bilimiyle ilgilenen ve eli kalem tutanların hep dile getirdikleri ana temadır.Aslında bu konuyu teyit eder en önemli bilgilerin başında bizzat Atatürk’ün şu sözleri de mevcuttur.Atatürk’ün Afet İnan’a 14 Haziran 1938 tarihli yazdığı mektubunda;
“Afet, Vaziyetim şudur;bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir….” Demekteydi. Fakat yıllar sonra ortaya çıkacak olan bilgi ve belgelerin Atatürk’ün bir hastalık sebebiyle değil bir suikast sonucuyla öldüğünün işaretlerini ortaya koymaktadır.Salyrgan ilaç Atatürk’ün karnında oluşan asitin alınması yani tedavi edilmesi maksadıyla verildiği söylenmektedir. Bu ilaç bir Diüretiktir.Diüretikler, idrar itrahını çoğaltan ilaçlara verilen bir isimdir.Direk olarak böbreklere olan tesirleri bilinmektedir ki burada Atatürk’ün yukarda da anlattığımız gibi Böbrek hastalığı mevcuttur.Vücutta anormal toplanan mayi (asit-ödem) çıkarmak için yahut kanda toplanmış olan toksin cisimlerin itrahını kolaylaştırmak için kullanılırlar.Bunların kullanım çeşitleri ise; A-Su B-Osmatik tesirli olanlar C-Xanthine türevleri;Kafein v.b….
D-Civalı Diüretikler,Civanın organik bileşikleri, Salyrgan, Novurit,Neptal E-Indırek Diüretikler,Kardiyotonikler,Dijital cisimler F-Dokuların su tutma kabiliyetini azaltan Troid Tozu Civalı Diüretiklerin kısa tarihine baktığımız da 16. yüzyılda Paracelsus Kalomeli Diüretik olarak kullanılmıştır.Bu 1950’li yıllarda diüretik olarak kullanılan ilaçlar civanın organik bileşikleridir. Bunlar mevcut diüretiklerin en kuvvetlisidir Civanın büyük bir organik molekülle birleşmesinden meydana gelmiştir. Cıvalı Diüretikler dokulardan çabuk imtisas olunurlar.Teofilin ilavesi imtisası şiddetlendirir.İtrah tübülilerden pek çabuk başlar. % 70-80 ‘i ilk günde itrah olunur,gerisi organizmada tutulur.Bu kısmın itrahı yavaş olur.
Vücutta bu bileşiklerden cıva iyonu yavaş yavaş serbest hale geçerek diüretik tesir gösterir. Bilindiği gibi cıva’nın diüretik tesiri toksin tesirinin en erken belirtisidir. Fakat 1928 yılında GOVAERTS direk böbreklere tesir ettiğini gösterdi.Şu halde Bu ilacın tesiri direk böbrekler üzerinedir. Cıva’lı Diüretikler verildikten sonra,ödemli dokulara konulan kanülden mayiin akımı hızlanır ve çoğalır ki bu da dokulara direk tesir lehinedir…cıvalı diüretiklerin renal tesirleri yanında ekstrarenal tesirleri vardır…cıvalıların teofilinle birleşmeleri ilacı daha az toksin kılar ve itrahı hızlandırır. Cıva’lı diüretiğin tesiri adaleye şırıngasından iki saat sonra başlar.6-9 ncu saatte maksimuma erişir ve 12-24 saatte biter.Tek bir şırıngadan sonra,ödemli hasta da 3-5 ve bazen 10 lt. idrar çıkabilir.Lakin her diüretik gibi bazen tesirsizde kalabilir.Tesir sonra ki şırıngalarda hafifler,lakin tahammül husule gelmez.Cıva’lı diüretik tesiri ile tuz itrahı çoğalır;günde çıkan tuz miktarı 30-80 gr. olabilir. İşte ince nokta , Atatürkün ölümü...
Cıva’lı diüretik kullanırken bazen cıva ile Akut zehirlenme arazına benzeyen belirtiler olur. Albüminuri, silendrüri,hematüri,salivasyon,stomatit,hemorajik ,kolit ve dolaşım kollapsı gibi bazı şahısların cıva’ya karşı mutad dışı hassas olmaları veya cıva itrahının çabuk olmaması ve böbreklerin çalışmalarında evvelden mevcut olan bozukluk buna sebeptir….Bazı Şahıslarda nadir tesadüf olunan cıvalılara karşı idyosen krızi,ateş ve deride erüpsiyon ile kendini gösterir.
Civalıların damara şırıngalarında ventrikül fibrilasyonları ile ölüm vak’ası kaydedildi. Bilhassa bu yoldan verildiği zaman,kalp üzerine olan fena tesiri elektrokardiyogram da ritim ve iletim bozuklukları ile kendini gösterir. Diğer bir takım toksik belirtileri,Civalı diüretiklerin husule getirdikleri şiddetli diürez ve tuz kaybı neticesi olarak meydana gelen elektrolit muvazenesi bozulmasından ileri gelir. Bu hallerde sodyum kaybına (depletion of Sodium) ait belirtiler; ZAFİYET, BULANTI, KUSMA,ADELE KRAPLARI, KARIN KOLİKLERİ,APATİ UYUKLAMA,DELİR, NİHAYET KOMA DA ÖLÜM görülür. Dıjıtalin tedavisinde bulunan yaygın ödemli bir hasta da dijıtal mobilizasyonu ile birden ölüm,nadir de olsa görülebilir. İşte bu kadar tehlikeli olan ilacı 3 Ağustos 1938 tarihinde yapılan konsültasyondan sonra hazırlanan raporun “Tedavi kısmında şöyle geçmektedir: “ a-Asiti Salyrgan şırıngalarıyla giderilmeye çalışılmalıdır. b-2-3 defa dan sonra Ponksiyon yapılacaktır.Salyrgan’dan evvel chloryre d’ammonium’la hazırlanmalıdır.” Yine Fransız doktor Fissinger’ın karşı olmasına rağmen. “ c- Oubaine şırıngaları (Kalbi güçlendirecek iğneler) yapılacaktır.” Bu vücuttaki asidin atılmasına dair verdiğimiz cıvalı diüretiklerin yanında birde karından ponksiyon yapılması yani su alınması da gündeme gelmektedir.
--------------------------------------------------------------------------------
ALINTI KİTAP : Agoni Âtatürk'ün Ölümündeki Sır Perdesi, Ogün Deli
ATATÜRK SÜİKAST SONUCU MU ÖLDÜRÜLDÜ?
Bununla ilgili ipuçlarına baktığımızda karşımıza pek çok delil çıkmaktadır. Bunlardan ilki,1 Ağustos 1948 tarihli ve 685 sayılı Yunan Komünist halk Cumhuriyeti, E.L.D’nin Erkani Harbiye organı “Halkın sesi”,Laiki foni gazetesinde,Bulgar Yahudilerinden 33 dereceli Farmason Avram Benaroyas’ın yazısında;
“Mefkûremizi imha edici darbe vuranların âkıbeti, feci şartlar altında ölümdür. Türkiye’nin mağrur Sarı Diktatörü Mustafa Kemal Atatürk, 10 Ekim 1935 tarihinde Ankara’da Çankaya köşkünde Doktor Mim Kemal Öke’ye hitaben, ‘Mason cemiyetinin faaliyetini inkılâplarıma muarız gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz ve diriltmeye teşebbüs etmeyiniz” demişti. Diğer bir Yunan basınında çıkan yazı da ise, Halk cephesi, Laiko Metopa gazetesinde,1-2-3-4-5 Eylül 1949 tarihli yazı Apostolos Grazos kalemiyle neşredilmiştir.Bu yazıda ise; “Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçaladık. Bundan sonra yapılması elzem olan, ikinci, üçüncü ve dördüncü vazifeler geliyor ve bunları seri olarak tatbik etmek isteniyordu ki ;
Doktor Abravaya ve Fissenger cidden bu işte fedakarâne çalıştılar. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları, Sarı liderin hastalığı ile meşgul olmak istediklerini bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimizin meydana getirdiği muhkem mevki ve selâhiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara Sarı liderin tedavisinde vazife vermemekle bize pek âlâ ispat ettiler. Sarı liderin ölümü bir gün meselesi hâline gelmişti. Onun ölümünden her suretle istifade etmeliydik.” Burada dikkat çekilen konular Türkiye’de faaliyet gösteren Masonların Atatürk’ün emriyle cemiyetlerini kapatmaları,kurulması uzun yıllardan beri belirli bir program dahilinde yürütülen İsrail Devletinin kurulma aşamasını anlatmakta. Öncelikli olarak Masonluk ve Masonların Atatürk ile olan ilişkilerine bakmak gerektir.Atatürk’ün çevresinde yer alanların büyük bir çoğunluğunun mason cemiyetine üye olduklarını izlemekteyiz.Aslında Masonların Atatürklede ciddi bir sorunları yok gibi gözükmektedir.Ya da öyle gözükmektedir.Konuyu daha iyi anlaya bilmek için granda’nın aktardıklarına bakmak gerekiyor; “...Adliye vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Karşıyaka’daki Mason Cemiyetinin camlarını tabancayla tuzla buz ettirmiş.Galiba iki el ateş edilmiş Cemiyet üyeleri korku içindeler”Salih Bozok’un bu sözlerinin ardından öfkelenen Atatürk bir süre sofrada bulunanların Masonluk üzerine yaptıkları konuşmayı sessizce dinledikten sonra, “Bir zamanlar bende Mason olmuştum” sözleri masada derin bir sessizlik oluşmasına neden oldu. Atatürk burada locaya nasıl girdiğini ve yaşadıklarını anlatır.Bu sohbetten bir zaman sonra tekrar kurulan bir sofra da bulunan ,Masonların Büyük Üstadı ,Mim Kemal Öke’ye Atatürk dönerek “ Kemal Bey,Şimdi sıra sizin,Bize Masonluğu anlatacaksınız.Önce söyleyiniz masonluğun prensipleri nelerdir?”diye sordu. Mim Kemal tek tek anlattıktan sonra Atatürk; “Peki,anlaşıldı.Reisiniz kim”diye sorduğunda,Mim kemal kimsenin söylemeğe cesaret edemediği şu sözleri söyledi; “Memlekette barış ve huzur isteyen ve bütün dünyaya seslenerek bu idealin gerçekleştirilmesine çalışan zatı devletleridir” Atatürk’ün birden kaşları çatıldı.Sesinin tonunu sertleştirerek;
“Ben Mason Cemiyetine girmem.Başkalarının yaptığı prensiplere değil ancak kendi prensiplerime uyarım.(Granda,293-296) Bu sözlerin ardından Mason cemiyetinin kapatıldığı anlaşılmaktadır.Ama bu Yunan basınında farklı tarihlerde yayınlanan haberler dikkate alınarak “katiller şunlardır”dır demek bugün için mümkün değildir.Öyle ki Agoni de biyografileri verilen doktorlar (sayfa 33’den 50’ye ) hedef gösterilerek gerçek suçluların ortaya çıkmasına engel teşkil edecektir. Diğer bir konuda 1933 yılında Türkiye’yi ziyaret eden Amerika Genel Kurmay Başkanı Mc Artur’a bizzat Atatürk tarafından ikinci Dünya savaşının tüm cepheleri anlatılmış olması onun beklenilen bu savaşta olmasını istemeyenlerin mevcudiyetini ortaya çıkarmaktadır.Ya da şöyle bir soru atacak olursak.Atatürk’ün sağlığı yerinde bulunduğu bir zamanda ikinci Dünya savaşı çıkar mıydı? Atatürk’ün vefatına ilişkin,neden-sonuç ilişkisine baktığımızda şu ilginç olayla da karşılaşmaktayız ki bu İsrail Devletinin kurulmasıdır.İkinci Dünya savaşının hemen ardında , Filistin topraklarında kurulan İsrail Devleti,İkinci Abdülhamit’in karşı çıktığı gibi Atatürk’ünde karşı olduğu bir durumdur. Nitekim Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü 20 Ağustos 1937 tarih ve5476/7/1/K SAYI numarası ve dahiliye Vekili Şükrü Kaya imzası ile Başvekalet yüksek makamına gönderilen tercüme metnin baş tarafında şöyle bir ifade var "Türkçe Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, Kemal Atatürk''ün Türkiye Millet Meclisinde irad etmiş olduğu bir nutuktan bahsediyor.
Aşağıdaki satırlar bu nutkun Filistin''e taalluk eden kısmından alınmıştır" Bu ifadeden; Bombay Chronick Gazetesi''nin, Gazi''nin nutkunu Hâkimiyet-i Milliye''den iktibas ettiği anlaşılıyor.” Demektedir.
Metin aynen şöyle: Beyanat 27 Temmuz 1937 tarihli Bombay Chronick Gazetesi''nde "Filistin''e el sürülemez Kemal Paşa Avrupa''ya ihtar ediyor! Türkler mukaddes topraklarda yabancı hâkimiyetine tahammül etmeyeceklerdir" başlıkları altında yayınlanmış.
"Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip, bu sözde istiklâl kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayan-ı teessüftür. Kemal Atatürk'', Filistin’in, Arabistan’a vuku bulacak harekâtın merkezini teşkil ettiği takdirde bura Araplarına yapılacak herhangi bir fenalığa Türklerin de tahammül edemeyeceğini söylemektedir. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez.Biz vakıa birkaç sene Araplar''dan uzak kaldık.Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için, İslamiyet'in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mâni olacağız.Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.
Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet'e lakayt olmakla itham edildik. Fakat bu ithamlara rağmen Hazret-i Peygamber'in son arzusuna yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin Selahattin'in idaresi altında uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların yabancı hakimiyet ve nüfusunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz.Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."
İşte bu nutuk ve Atatürk''ün, hemen hemen tamamı İngiliz işgali altında bulunan İslam dünyasının istiklâliyle ilgisidir ki, İngiltere kralı 8.Edwartın Gazi''nin ayağına gelmesini sağlamıştır.Atatürk’ün bu sözleri söylediği tarihe dikkat edecek olursak,1937’nin Ağustos ayıdır. Buna da bir tesadüf müdür gözüyle bakmamız gerekiyor?
--------------------------------------------------------------------------------
ALINTI KİTAP : Agoni Âtatürk'ün Ölümündeki Sır Perdesi, Ogün Deli
“Mefkûremizi imha edici darbe vuranların âkıbeti, feci şartlar altında ölümdür. Türkiye’nin mağrur Sarı Diktatörü Mustafa Kemal Atatürk, 10 Ekim 1935 tarihinde Ankara’da Çankaya köşkünde Doktor Mim Kemal Öke’ye hitaben, ‘Mason cemiyetinin faaliyetini inkılâplarıma muarız gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz ve diriltmeye teşebbüs etmeyiniz” demişti. Diğer bir Yunan basınında çıkan yazı da ise, Halk cephesi, Laiko Metopa gazetesinde,1-2-3-4-5 Eylül 1949 tarihli yazı Apostolos Grazos kalemiyle neşredilmiştir.Bu yazıda ise; “Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçaladık. Bundan sonra yapılması elzem olan, ikinci, üçüncü ve dördüncü vazifeler geliyor ve bunları seri olarak tatbik etmek isteniyordu ki ;
Doktor Abravaya ve Fissenger cidden bu işte fedakarâne çalıştılar. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları, Sarı liderin hastalığı ile meşgul olmak istediklerini bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimizin meydana getirdiği muhkem mevki ve selâhiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara Sarı liderin tedavisinde vazife vermemekle bize pek âlâ ispat ettiler. Sarı liderin ölümü bir gün meselesi hâline gelmişti. Onun ölümünden her suretle istifade etmeliydik.” Burada dikkat çekilen konular Türkiye’de faaliyet gösteren Masonların Atatürk’ün emriyle cemiyetlerini kapatmaları,kurulması uzun yıllardan beri belirli bir program dahilinde yürütülen İsrail Devletinin kurulma aşamasını anlatmakta. Öncelikli olarak Masonluk ve Masonların Atatürk ile olan ilişkilerine bakmak gerektir.Atatürk’ün çevresinde yer alanların büyük bir çoğunluğunun mason cemiyetine üye olduklarını izlemekteyiz.Aslında Masonların Atatürklede ciddi bir sorunları yok gibi gözükmektedir.Ya da öyle gözükmektedir.Konuyu daha iyi anlaya bilmek için granda’nın aktardıklarına bakmak gerekiyor; “...Adliye vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Karşıyaka’daki Mason Cemiyetinin camlarını tabancayla tuzla buz ettirmiş.Galiba iki el ateş edilmiş Cemiyet üyeleri korku içindeler”Salih Bozok’un bu sözlerinin ardından öfkelenen Atatürk bir süre sofrada bulunanların Masonluk üzerine yaptıkları konuşmayı sessizce dinledikten sonra, “Bir zamanlar bende Mason olmuştum” sözleri masada derin bir sessizlik oluşmasına neden oldu. Atatürk burada locaya nasıl girdiğini ve yaşadıklarını anlatır.Bu sohbetten bir zaman sonra tekrar kurulan bir sofra da bulunan ,Masonların Büyük Üstadı ,Mim Kemal Öke’ye Atatürk dönerek “ Kemal Bey,Şimdi sıra sizin,Bize Masonluğu anlatacaksınız.Önce söyleyiniz masonluğun prensipleri nelerdir?”diye sordu. Mim Kemal tek tek anlattıktan sonra Atatürk; “Peki,anlaşıldı.Reisiniz kim”diye sorduğunda,Mim kemal kimsenin söylemeğe cesaret edemediği şu sözleri söyledi; “Memlekette barış ve huzur isteyen ve bütün dünyaya seslenerek bu idealin gerçekleştirilmesine çalışan zatı devletleridir” Atatürk’ün birden kaşları çatıldı.Sesinin tonunu sertleştirerek;
“Ben Mason Cemiyetine girmem.Başkalarının yaptığı prensiplere değil ancak kendi prensiplerime uyarım.(Granda,293-296) Bu sözlerin ardından Mason cemiyetinin kapatıldığı anlaşılmaktadır.Ama bu Yunan basınında farklı tarihlerde yayınlanan haberler dikkate alınarak “katiller şunlardır”dır demek bugün için mümkün değildir.Öyle ki Agoni de biyografileri verilen doktorlar (sayfa 33’den 50’ye ) hedef gösterilerek gerçek suçluların ortaya çıkmasına engel teşkil edecektir. Diğer bir konuda 1933 yılında Türkiye’yi ziyaret eden Amerika Genel Kurmay Başkanı Mc Artur’a bizzat Atatürk tarafından ikinci Dünya savaşının tüm cepheleri anlatılmış olması onun beklenilen bu savaşta olmasını istemeyenlerin mevcudiyetini ortaya çıkarmaktadır.Ya da şöyle bir soru atacak olursak.Atatürk’ün sağlığı yerinde bulunduğu bir zamanda ikinci Dünya savaşı çıkar mıydı? Atatürk’ün vefatına ilişkin,neden-sonuç ilişkisine baktığımızda şu ilginç olayla da karşılaşmaktayız ki bu İsrail Devletinin kurulmasıdır.İkinci Dünya savaşının hemen ardında , Filistin topraklarında kurulan İsrail Devleti,İkinci Abdülhamit’in karşı çıktığı gibi Atatürk’ünde karşı olduğu bir durumdur. Nitekim Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü 20 Ağustos 1937 tarih ve5476/7/1/K SAYI numarası ve dahiliye Vekili Şükrü Kaya imzası ile Başvekalet yüksek makamına gönderilen tercüme metnin baş tarafında şöyle bir ifade var "Türkçe Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, Kemal Atatürk''ün Türkiye Millet Meclisinde irad etmiş olduğu bir nutuktan bahsediyor.
Aşağıdaki satırlar bu nutkun Filistin''e taalluk eden kısmından alınmıştır" Bu ifadeden; Bombay Chronick Gazetesi''nin, Gazi''nin nutkunu Hâkimiyet-i Milliye''den iktibas ettiği anlaşılıyor.” Demektedir.
Metin aynen şöyle: Beyanat 27 Temmuz 1937 tarihli Bombay Chronick Gazetesi''nde "Filistin''e el sürülemez Kemal Paşa Avrupa''ya ihtar ediyor! Türkler mukaddes topraklarda yabancı hâkimiyetine tahammül etmeyeceklerdir" başlıkları altında yayınlanmış.
"Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip, bu sözde istiklâl kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayan-ı teessüftür. Kemal Atatürk'', Filistin’in, Arabistan’a vuku bulacak harekâtın merkezini teşkil ettiği takdirde bura Araplarına yapılacak herhangi bir fenalığa Türklerin de tahammül edemeyeceğini söylemektedir. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez.Biz vakıa birkaç sene Araplar''dan uzak kaldık.Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için, İslamiyet'in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mâni olacağız.Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.
Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet'e lakayt olmakla itham edildik. Fakat bu ithamlara rağmen Hazret-i Peygamber'in son arzusuna yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin Selahattin'in idaresi altında uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların yabancı hakimiyet ve nüfusunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz.Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."
İşte bu nutuk ve Atatürk''ün, hemen hemen tamamı İngiliz işgali altında bulunan İslam dünyasının istiklâliyle ilgisidir ki, İngiltere kralı 8.Edwartın Gazi''nin ayağına gelmesini sağlamıştır.Atatürk’ün bu sözleri söylediği tarihe dikkat edecek olursak,1937’nin Ağustos ayıdır. Buna da bir tesadüf müdür gözüyle bakmamız gerekiyor?
--------------------------------------------------------------------------------
ALINTI KİTAP : Agoni Âtatürk'ün Ölümündeki Sır Perdesi, Ogün Deli
ATATÜRK'ÜN HASTALIĞINA GENEL BİR BAKIŞ
Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatını iki şekilde incelememiz gerekmektedir.Bundan önce elimizde ki önemli ilaçların alındığı tarihi bir olayın aydınlanmasında büyük katkısı olan İstanbul Eczanesi’nden Atatürk için alınan ilaç dokümanları “Agonı”de( sf,137-152) olduğu gibi verildi. Bu dökümanların gerçekliği verilen ilaçların tarihlerini ve ödenen faturaları bize açıkça gösterilmektedir. Bu faturaları ödenmiş olan dokümanların parası anlaşıldığı kadarıyla bizzat Atatürk’ün hesabından ödenmiştir. Bu belgenin doğruluğunu kanıtlayan en önemli maddelerden birisi de ödemelerin fatura karşılığı yapılmış olmasıdır. Bu elimizde duran faturaların Atatürk arşivlerindeki makbuzlar hala duruyor mudur? Bu da ayrı bir soru işaretidir . Buna göre;
ÖDENEN FATURA TARİHLERİ
1. 29.03.1937/15791-faturanın verildiği tarih- 30.03.1937
2. 29.04.1937/7484-faturanın verildiği tarih-05.05.1937
3. 26.051937-fatura veriş tarihi-no:5620
4. 27.10.1937/19818-faturanın verildiği tarih-10.11.1937
5. 16.12.1938- faturanın verildiği tarih /no:18447
6. 31.12.1937/7733- faturanın verildiği tarih-04.01.1938
7. 01.02.1938/-faturanın verildiği tarih-04.03.1938
8. 04.03.1938 -faturanın veriliş tarihi-no:4930
9. 30.04.1938/15570-faturanın verildiği tarih-07.05.1938
10. 28.05.1938/13095-faturanın veriliş tarihi-04.06.1938
11. 31.08.1938-faturanın veriliş tarihi-no:4040
12. 01.12.1938-faturanın teslim tarihi-no:1730[[4]]
Bu liste içinde bahsi geçen ilaçlar ve diğer ürünlerin (yoğunlukla alınan) adetlerine bakacak olursak;
GRİPİN; 38 tüp,DİŞ ÜRÜNLERİ; Diş fırçası,Diş macunu,Diş tuzu,TAKALON KREM,RADYOLİN,TIRNAK CİLASI,PETROL NİZAM , KİNİN; 44 , PERTEV KREM, PİRAMİDON öncelikli olarak dikkat çekicidir.
Konunun iyi anlaşılması için ilk önce Atatürk’ün geçirdiği hastalıklarına bir göz atmak gerekiyor. Çünkü yapılan yanlışlardan birisi Atatürk’ün vefat sebebinin hastalık sonucu olduğu yönündedir.Aksine aşağıda anlatılacağı üzere,temelde iki hastalığı bulunan Atatürk’ün (Sıtma ve Böbrek iltihabı) zehirlenerek öldürüldüğü dile getirilmek istenmemektedir.
Atatürk çocukluk yıllarında bu dönemin hastalıklarından biri olan sıtma hastalığına yakalandığını biliyoruz.Daha sonra ki yıllarda bu hastalığın sürekli olarak onu etkilediğini göreceğiz.Öyle ki sıtmaya neden olan sivri sineklerin yaşadığı bataklıkları kurutarak buraları imar etmiştir. Buna en güzel örnekte Atatürk Orman Çiftliği’dir.
Daha sonra gençlik yıllarında Belsoğukluğu hastalığı sıklıkla devam etmiştir.Bu hastalık sonra böbreklerinde iltihap oluşmasına neden olacaktır ki bu iki hastalık Atatürk'ün vefatına kadar sürmüştür.1918 yıllarında böbrek ağrıları tekrar başlamış ve hekimlerin tavsiyesi ile Viyana ve Karlsbad kaplıcalarına tedaviye gitmiştir.1919 tarihinde Samsun'a ayak basar basmaz böbrek ağrılarını dindirmek için Havza'ya giderek, 25 Mayıs ve 12 Haziran tarihlerinde bulunmuş bu arada diğer hastalığı olan sıtmadan da rahatsızlandığını bilmekteyiz .
1923 tarihine geldiğimizde ufak tefek,aşırı yorgunluğa bağlı olarak kalp krizleri geçirmiştir. Bu hastalıkların dışında başka rahatsızlıklarla da karşılaşan Atatürk'ün dişleriyle de sorunu vardır. Dişçisi ise 2.Abdülhamit’in de dişlerinin tedavisinde sorumlu olan Musevi asıllı Pratisyen Dişçi Sami Günzberg'di.
Atatürk'ün artık son günlerine ilişkin Kılıç Ali'nin ("son günleri" adlı kitabında) aşağıdaki sözleri dikkate değerdir.
"Bilhassa bu son iki sene içinde... gün geçtikçe halsizlikleri daha ziyadeleşiyor,benzi geçen senelere nispetle daha ziyade soluyordu... Atatürk'ün renginde ve yüzündeki çizgilerde belirgin değişiklikler başlamıştı.Yürümeyi sevmez olmuştu.O iştahlı adamın artık iştahı hemen hiç yok gibi idi"
Döneme ilişkin fotoğraflara baktığımızda da bunu görmek mümkündür.Bu fotoğraflara ilişkin ilginç ve acınacak bir durumu da vurgulamak gerekiyor.
Atatürk’ün özel fotoğrafçısı olan Hasan Efendi’nin,Atatürk’ün ölümünün üzerinden üç,dört yıl geçtikten sonra evi yanmış ve Atatürk’ün çekilen fotoğrafları evle birlikte yanmıştır[[5]].Yine,5 Eylül 1973 tarihinde İstanbul Devlet Film Arşivi’nin deposunda çıkan yangın sonunda Atatürk’ün tek fotoğrafları yanmıştır.Elimizde bu dönemi yansıtan fotoğrafların azlığı da manidardır.
Mevcut fotoğraflara baktığımızda Atatürk’te ciddi denecek derece de değişimlerin gerçekleştiği ve cildindeki bozulmaların sonucunda bakım ürünleri kullandığını görmekteyiz.Yukarıda ismi geçen kremler (TAKALON KREM, PETROL NİZAM , PERTEV KREM )bu amaç için alınmıştır.Yine bu liste içinde alınan ürünlerin durumun ciddiyetini ortaya koymaya yetmektedir.Burada bir tespitte bulunmak gerekiyor o da tarihi belge olma özelliği taşıyan belgelerin her nedense kaybolduğudur.Bunlara örnek vermek gerekirse; Prof. Dr. Bedi Şehsuvaroğlunun 1976 yılında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına “ Atatürk’ün sıhhi hayatına ilişkin” 31.05 .1976 tarih ve 176 sayılı yazı ve 24.06.1976 ve 224 sayılı dilekçelerde,Bakanlığın verdiği cevap “Tüm aramalara karşın bulunamamıştır” (Agoni,sf.120)
Yine bunlara ek olarak, İ.E Ulagay ilaç sanayii Türk A.Ş. 100 yaşında Osmanlıdan günümüze hayallerin gerçekleştiği Tarih Vakfı’nın Eylül-2003 tarihli yazısında, Atatürk’ün İdrar ve Kan tahlillerinin yapıldığı fakat bu tahlillerin bugün elimizde bulunmadığından bahsedilmektedir.Yazının 139. sayfasında Suat Ulagay, “ Atatürk’ün son idrar tahlillerinden birini de biz yaptık.Ölmeden birkaç zaman öncesiydi ve idrarı ürobilinden dolayı çok koyu bir kırmızımsı renkteydi.Kaydı yok ama çok iyi hatırlıyorum. Tahlili ben yapmıştım.Hastalığı çok ağırlaştığı devirlerdeydi... o devirde bizden başka bir hayli laboratuar vardı.Ama tahlil işinde biz öndeydik.” Demekle birlikte dönemin tahlil laboratuarlarından bilgi sahibi olmamızı da sağlamakta.Yine Dr. Aytekin Ertuğrul’unda vurguladığı gibi hastanın müşahide kağıtları da yoktur.
Tekrar yazımızın kaldığı noktaya dönecek olursak. Durumun ciddiyetine dikkat çeken Dr. A. Arar'ın , “1936 sonlarında Atatürk'ün genel durumunda bir düşkünlük, halsizlik başlamışsa da , sağlığında ciddi bir şikayeti yoktur." demektedir.
Yukarıdaki bilgilerden de anlayacağımız gibi Atatürk'ün temelde iki rahatsızlığı vardı.Bunlarda yaşadığı dönemde varlığı tüm insanları etkileyen,böbrek rahatsızlığı ve sıtmadır.
Atatürk'ün vefatı ise tedavisinde kullanılan ilaçlar,yanlış tedavi yöntemleri ve bunlara bağlı olarak da suikast olduğunun belgelerini ortaya koymaya yeterde artar zannedersem.Bunun için tedavisi için yapılan konsültasyonlarlara bakmak gerektir.
1937 senesinde Atatürk vücudunun muhtelif yerlerindeki ,bilhassa ayaklarındaki *****tıdan dolayı şikayetçiydi.Ankara Numune Hastanesi Deri Hastalıkları Uzmanı,İtalyan asıllı ünlü Alman doktoru Prof.Dr. Marcchionini ( 1899-1965 ) tarafından tedavi edilmiş.Fakat sonuç alamayınca Bursa Yalavo Kaplıcalarında bir kür önermiştir.İşte bu sebepten dolayı Atatürk 1938 Ocak ayında Yalova ya gelecektir.[[6]]
Atatürk'ün hastalığına bir türlü teşhis konulamazken en sonunda *****tılara karşı tedavi olmak için gittiği Bursa Yalova Termal Kaplıcalarında buranın doktoru ve Müdürü olan,Dr.Nihat Reşat Belger tarafından Atatürk'ün hastalığına dair ilk teşhis konulmuştur.B una göre ; Atatürk'ün hastalığı, Karaciğer büyümesi ve sertleşmesidir.Yani Siroz'dur.Bu teşhis daha sonra buraya çağrılan daimi doktoru ,Neşet İrdelp tarafından da kabul edilir. O kadar ilginçtir ki , uzun yıllardır tedavisini yapan,Dr. Neşet Bey bunu daha önceden fark edememiş olmasıdır. Bu teşhisin ardından,Atatürk'ün tedavisi için Ankara da bulunan,Prof. Dr. Akil Muhtar Özden Şehsuvaroğluna verdiği notlar da konuya ilişkin şunları söylüyor;
"Karaciğer rahatsızlığının ilk arazı 1938 ocak ayı sonlarında... Dr. Neşet Ömer Bey,Dr. Nihat Reşat Belger Bey Karaciğerin büyümüş olduğunu görmüşler.İçkiden men etmek istemişler. Atatürk hoşlanmamış. O zaman 75 kiloymuş...Evvelce Atatürk hemen her akşam 1/2-1 litre arasında rakı içerdi. “[[7]]
27 Şubat 1938 akşamı Balkan İttifakı Hariciye Nazırları şerefine Çankaya Hariciye Köşkü'nde verilen yemeğe Atatürk'ün burnunun şiddetli şekilde kanaması üzerine toplantıya geç kalması üzerine dönemin yetkililerinin harekete geçmesine neden olmuştu.
Atatürk tedavisi için yabancı doktor istememişti.Bunun üzerine,Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'nca 6 Mart 1938 tarihinde çağrılan Konsültasyon heyetinde ;
Neşet Ömer,Reşat Belger,Akil Muhtar,Hüsamettin Kural,Z.Naki Yaltırım ile Asım Arar vardı. Bu konsültasyonda bulunanlardan biri olan Akil Muhtar,Atatürk'ün vücudundaki *****tılar hakkında bilgi verdikten sonra
" Muayenemde büyük bir karaciğer buldum. Adlaı üç parmak geçiyordu ve sertçe idi. Tahal (dalak) da kaburga alt kenarını iki parmak tecavüz ediyordu. (geçiyordu)"
ÖDENEN FATURA TARİHLERİ
1. 29.03.1937/15791-faturanın verildiği tarih- 30.03.1937
2. 29.04.1937/7484-faturanın verildiği tarih-05.05.1937
3. 26.051937-fatura veriş tarihi-no:5620
4. 27.10.1937/19818-faturanın verildiği tarih-10.11.1937
5. 16.12.1938- faturanın verildiği tarih /no:18447
6. 31.12.1937/7733- faturanın verildiği tarih-04.01.1938
7. 01.02.1938/-faturanın verildiği tarih-04.03.1938
8. 04.03.1938 -faturanın veriliş tarihi-no:4930
9. 30.04.1938/15570-faturanın verildiği tarih-07.05.1938
10. 28.05.1938/13095-faturanın veriliş tarihi-04.06.1938
11. 31.08.1938-faturanın veriliş tarihi-no:4040
12. 01.12.1938-faturanın teslim tarihi-no:1730[[4]]
Bu liste içinde bahsi geçen ilaçlar ve diğer ürünlerin (yoğunlukla alınan) adetlerine bakacak olursak;
GRİPİN; 38 tüp,DİŞ ÜRÜNLERİ; Diş fırçası,Diş macunu,Diş tuzu,TAKALON KREM,RADYOLİN,TIRNAK CİLASI,PETROL NİZAM , KİNİN; 44 , PERTEV KREM, PİRAMİDON öncelikli olarak dikkat çekicidir.
Konunun iyi anlaşılması için ilk önce Atatürk’ün geçirdiği hastalıklarına bir göz atmak gerekiyor. Çünkü yapılan yanlışlardan birisi Atatürk’ün vefat sebebinin hastalık sonucu olduğu yönündedir.Aksine aşağıda anlatılacağı üzere,temelde iki hastalığı bulunan Atatürk’ün (Sıtma ve Böbrek iltihabı) zehirlenerek öldürüldüğü dile getirilmek istenmemektedir.
Atatürk çocukluk yıllarında bu dönemin hastalıklarından biri olan sıtma hastalığına yakalandığını biliyoruz.Daha sonra ki yıllarda bu hastalığın sürekli olarak onu etkilediğini göreceğiz.Öyle ki sıtmaya neden olan sivri sineklerin yaşadığı bataklıkları kurutarak buraları imar etmiştir. Buna en güzel örnekte Atatürk Orman Çiftliği’dir.
Daha sonra gençlik yıllarında Belsoğukluğu hastalığı sıklıkla devam etmiştir.Bu hastalık sonra böbreklerinde iltihap oluşmasına neden olacaktır ki bu iki hastalık Atatürk'ün vefatına kadar sürmüştür.1918 yıllarında böbrek ağrıları tekrar başlamış ve hekimlerin tavsiyesi ile Viyana ve Karlsbad kaplıcalarına tedaviye gitmiştir.1919 tarihinde Samsun'a ayak basar basmaz böbrek ağrılarını dindirmek için Havza'ya giderek, 25 Mayıs ve 12 Haziran tarihlerinde bulunmuş bu arada diğer hastalığı olan sıtmadan da rahatsızlandığını bilmekteyiz .
1923 tarihine geldiğimizde ufak tefek,aşırı yorgunluğa bağlı olarak kalp krizleri geçirmiştir. Bu hastalıkların dışında başka rahatsızlıklarla da karşılaşan Atatürk'ün dişleriyle de sorunu vardır. Dişçisi ise 2.Abdülhamit’in de dişlerinin tedavisinde sorumlu olan Musevi asıllı Pratisyen Dişçi Sami Günzberg'di.
Atatürk'ün artık son günlerine ilişkin Kılıç Ali'nin ("son günleri" adlı kitabında) aşağıdaki sözleri dikkate değerdir.
"Bilhassa bu son iki sene içinde... gün geçtikçe halsizlikleri daha ziyadeleşiyor,benzi geçen senelere nispetle daha ziyade soluyordu... Atatürk'ün renginde ve yüzündeki çizgilerde belirgin değişiklikler başlamıştı.Yürümeyi sevmez olmuştu.O iştahlı adamın artık iştahı hemen hiç yok gibi idi"
Döneme ilişkin fotoğraflara baktığımızda da bunu görmek mümkündür.Bu fotoğraflara ilişkin ilginç ve acınacak bir durumu da vurgulamak gerekiyor.
Atatürk’ün özel fotoğrafçısı olan Hasan Efendi’nin,Atatürk’ün ölümünün üzerinden üç,dört yıl geçtikten sonra evi yanmış ve Atatürk’ün çekilen fotoğrafları evle birlikte yanmıştır[[5]].Yine,5 Eylül 1973 tarihinde İstanbul Devlet Film Arşivi’nin deposunda çıkan yangın sonunda Atatürk’ün tek fotoğrafları yanmıştır.Elimizde bu dönemi yansıtan fotoğrafların azlığı da manidardır.
Mevcut fotoğraflara baktığımızda Atatürk’te ciddi denecek derece de değişimlerin gerçekleştiği ve cildindeki bozulmaların sonucunda bakım ürünleri kullandığını görmekteyiz.Yukarıda ismi geçen kremler (TAKALON KREM, PETROL NİZAM , PERTEV KREM )bu amaç için alınmıştır.Yine bu liste içinde alınan ürünlerin durumun ciddiyetini ortaya koymaya yetmektedir.Burada bir tespitte bulunmak gerekiyor o da tarihi belge olma özelliği taşıyan belgelerin her nedense kaybolduğudur.Bunlara örnek vermek gerekirse; Prof. Dr. Bedi Şehsuvaroğlunun 1976 yılında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına “ Atatürk’ün sıhhi hayatına ilişkin” 31.05 .1976 tarih ve 176 sayılı yazı ve 24.06.1976 ve 224 sayılı dilekçelerde,Bakanlığın verdiği cevap “Tüm aramalara karşın bulunamamıştır” (Agoni,sf.120)
Yine bunlara ek olarak, İ.E Ulagay ilaç sanayii Türk A.Ş. 100 yaşında Osmanlıdan günümüze hayallerin gerçekleştiği Tarih Vakfı’nın Eylül-2003 tarihli yazısında, Atatürk’ün İdrar ve Kan tahlillerinin yapıldığı fakat bu tahlillerin bugün elimizde bulunmadığından bahsedilmektedir.Yazının 139. sayfasında Suat Ulagay, “ Atatürk’ün son idrar tahlillerinden birini de biz yaptık.Ölmeden birkaç zaman öncesiydi ve idrarı ürobilinden dolayı çok koyu bir kırmızımsı renkteydi.Kaydı yok ama çok iyi hatırlıyorum. Tahlili ben yapmıştım.Hastalığı çok ağırlaştığı devirlerdeydi... o devirde bizden başka bir hayli laboratuar vardı.Ama tahlil işinde biz öndeydik.” Demekle birlikte dönemin tahlil laboratuarlarından bilgi sahibi olmamızı da sağlamakta.Yine Dr. Aytekin Ertuğrul’unda vurguladığı gibi hastanın müşahide kağıtları da yoktur.
Tekrar yazımızın kaldığı noktaya dönecek olursak. Durumun ciddiyetine dikkat çeken Dr. A. Arar'ın , “1936 sonlarında Atatürk'ün genel durumunda bir düşkünlük, halsizlik başlamışsa da , sağlığında ciddi bir şikayeti yoktur." demektedir.
Yukarıdaki bilgilerden de anlayacağımız gibi Atatürk'ün temelde iki rahatsızlığı vardı.Bunlarda yaşadığı dönemde varlığı tüm insanları etkileyen,böbrek rahatsızlığı ve sıtmadır.
Atatürk'ün vefatı ise tedavisinde kullanılan ilaçlar,yanlış tedavi yöntemleri ve bunlara bağlı olarak da suikast olduğunun belgelerini ortaya koymaya yeterde artar zannedersem.Bunun için tedavisi için yapılan konsültasyonlarlara bakmak gerektir.
1937 senesinde Atatürk vücudunun muhtelif yerlerindeki ,bilhassa ayaklarındaki *****tıdan dolayı şikayetçiydi.Ankara Numune Hastanesi Deri Hastalıkları Uzmanı,İtalyan asıllı ünlü Alman doktoru Prof.Dr. Marcchionini ( 1899-1965 ) tarafından tedavi edilmiş.Fakat sonuç alamayınca Bursa Yalavo Kaplıcalarında bir kür önermiştir.İşte bu sebepten dolayı Atatürk 1938 Ocak ayında Yalova ya gelecektir.[[6]]
Atatürk'ün hastalığına bir türlü teşhis konulamazken en sonunda *****tılara karşı tedavi olmak için gittiği Bursa Yalova Termal Kaplıcalarında buranın doktoru ve Müdürü olan,Dr.Nihat Reşat Belger tarafından Atatürk'ün hastalığına dair ilk teşhis konulmuştur.B una göre ; Atatürk'ün hastalığı, Karaciğer büyümesi ve sertleşmesidir.Yani Siroz'dur.Bu teşhis daha sonra buraya çağrılan daimi doktoru ,Neşet İrdelp tarafından da kabul edilir. O kadar ilginçtir ki , uzun yıllardır tedavisini yapan,Dr. Neşet Bey bunu daha önceden fark edememiş olmasıdır. Bu teşhisin ardından,Atatürk'ün tedavisi için Ankara da bulunan,Prof. Dr. Akil Muhtar Özden Şehsuvaroğluna verdiği notlar da konuya ilişkin şunları söylüyor;
"Karaciğer rahatsızlığının ilk arazı 1938 ocak ayı sonlarında... Dr. Neşet Ömer Bey,Dr. Nihat Reşat Belger Bey Karaciğerin büyümüş olduğunu görmüşler.İçkiden men etmek istemişler. Atatürk hoşlanmamış. O zaman 75 kiloymuş...Evvelce Atatürk hemen her akşam 1/2-1 litre arasında rakı içerdi. “[[7]]
27 Şubat 1938 akşamı Balkan İttifakı Hariciye Nazırları şerefine Çankaya Hariciye Köşkü'nde verilen yemeğe Atatürk'ün burnunun şiddetli şekilde kanaması üzerine toplantıya geç kalması üzerine dönemin yetkililerinin harekete geçmesine neden olmuştu.
Atatürk tedavisi için yabancı doktor istememişti.Bunun üzerine,Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'nca 6 Mart 1938 tarihinde çağrılan Konsültasyon heyetinde ;
Neşet Ömer,Reşat Belger,Akil Muhtar,Hüsamettin Kural,Z.Naki Yaltırım ile Asım Arar vardı. Bu konsültasyonda bulunanlardan biri olan Akil Muhtar,Atatürk'ün vücudundaki *****tılar hakkında bilgi verdikten sonra
" Muayenemde büyük bir karaciğer buldum. Adlaı üç parmak geçiyordu ve sertçe idi. Tahal (dalak) da kaburga alt kenarını iki parmak tecavüz ediyordu. (geçiyordu)"
Atatürk
Ege vapurunda, Trabzon'a giderken..
Kategoriler
- ANILARI (13)
- ATATÜRK'Ü ANLAMAK (7)
- HAKKINDAKİ KEHANETLER (2)
- KAYNAK KİTAPLAR VE KİŞİLER (7)
- KONUŞAN FOTOĞRAFLAR (2)
- ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ İDDİALAR (5)
- ÖNGÖRÜLERİ (1)
- ÖZEL YAŞAMINA DAİR (7)
- TÜRKLÜĞÜN KÖKENİNE DAİR ARAŞTIRMALAR (4)

